19 Haziran 2011 Pazar

Baba, Father, Papa, Papi, Pai, Ayah, Otosan


Bana bir masal anlat baba
İçinde denizler balıklar
Yağmurla kar olsun
Güneşle ay ...

Baba bir masal anlat bana
İçinde bütün oyunlarım
Kurtla kuzu olsun
Şekerle bal ...

Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni ...

Bana bir masal anlat baba
İçinde tüm sevdiklerim
İçinde İstanbul olsun ...

Gerçek Sevgi


Gerçek Sevgi :

                  Bir gün sormuşlar ermişlerden birine. “Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda
kaşıklar.
                 Ermiş “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş. “Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.. Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyrun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. “İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman…”

İki Hasta


İki Hasta :

            İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülebilmesi için Bu hastanın yatağı odadaki yegâne pencerenin tam yanındaydı Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı ...
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, âilelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine .
Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.
Pencere, içinde çok güzel bir göl olan bir parka bakıyordu Ördekler ve kuğular gölde yüzerken, çocuklar model botlarını suda yüzdürüyorlardı Genç âşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silûeti görünebiliyordu .
Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayâlinde canlandırırdı Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam, geçmekte olan bir şenlik alayını târif etti Diğer adam, bando seslerini duyamasa bile, hayâlinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.
Günler ve haftalar geçti Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı; uykusunda, huzur içinde ölmüştü Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı .
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti .
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini Pencere, boş bir duvara bakıyordu Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen hârika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceği sordu .
Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi "Sanırım seni cesaretlendirmek istedi" dedi .
Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise iki kat artar; paylaşıldıkça en çok azalan şey dert, en çok artan şey ise mutluluk ve sevgidir Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sâhip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın. Bu gün bize bir hediyedir  ...

Sevgiye Hasret


Küçük kız ,annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu. Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı. Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımdaki kız,bisikletin arkasından bakarken,annesi durumu farkedip:
-Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde,diye çıkıştı.Ama eğer beğendiysen,baban onu da aldırır.

Küçük kız yumuşak bir sesle:
-Bisiklete değil kıza bakmıştım,dedi.Babası,o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…

Annesi,küçük kızı hiç duymamış gibiydi.Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:
-Arkadaşların,bu havada bile okula yürüyerek geliyor,dedi.Halbuki baban,işe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni mercedes’iyle getiriyor.

Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadın,alaycı bir ifadeyle:
-İstersen baban da seni bisikletle getirsin,diye devam etti.Ne de güzel yakışır,öyle değil mi?

Küçük kız,inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:
-Çok isterdim,diye cevap verdi. Belki de böylelikle, babama sarılırdım.

Ihlamur Çiçeklerinin Kokusu

Ihlamur Çiçeklerinin Kokusu :

       Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

— Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

— Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk:

— Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

— İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?

— Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

— Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

— Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

Nelere Değer Veriyorsun

 
 
                       Bir gün New-York a bir grup is arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.Gruptan biri, Kızılderilidir. Yolda yürürken insan kalabalığı,siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına çırçır böceği sesinin geldiğini söyleyerek çırçır böceği aramaya baslar.
Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da,onunla aramaya devam eder. Kızılderili , yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder.Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir çırçır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızılderiliye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise;bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar.
Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek: Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der ...

Sizde Bir İnsanın Hayatında Bir Fark Oluşturun


                  Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki,
Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli? İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek. Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: "Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok
fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı. Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.

Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu,ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı. Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını,sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı,

Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde BayanMediha nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu? Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı,"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim" Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi,Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum". Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın.Bunu iletin, birinin yüreğini ısıtın, hayatında bir fark oluşturmaya çalışsın.

İnanç Güven Ümit


İçinizde Bu 3 Şeyi Taşıyorsanız Hayat Güzeldir :

Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı.
Bu "inanç" tır.

Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşübileceğini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.
Bu "güven" dir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.
Bu "ümit" tir.

Ve bu üçü varsa hayatınız güzeldir ...

[ Psikolog Danışman Prof. Dr. Üstün Dökmen ]

Üniversiteden Terk Garajdan Mezun


Türkiye’de hayatını kurtarmak isteyen gençler için “tek” adres üniversiteyi kazanmak olarak gösterilir. Küçük yaşta çocukların çalışmak istediği meslekler de buna göre şekillenmiştir.



Doktor mühendis avukat vs... Üniversitelerin en yüksek puan isteyen bölümleri de bu meslek gruplarına aittir ve gelecek arayanların hücumuna uğrar. Türkiye’de gençlik yılları okul dershane ve ev üçgeninde geçirilen saatlerce sınav hazırlığı ile geçer. Her yıl Forbes dergisi dünyanın zenginleri listesini açıklar.



Türkiye’de hayatını kurtarmak isteyen gençler için “tek” adres üniversiteyi kazanmak olarak gösterilir. Küçük yaşta çocukların çalışmak istediği meslekler de buna göre şekillenmiştir.



Doktor mühendis avukat vs... Üniversitelerin en yüksek puan isteyen bölümleri de bu meslek gruplarına aittir ve gelecek arayanların hücumuna uğrar. Türkiye’de gençlik yılları okul dershane ve ev üçgeninde geçirilen saatlerce sınav hazırlığı ile geçer. Her yıl Forbes dergisi dünyanın zenginleri listesini açıklar. Ancak ağzımız açık hayranlıkla ve ilgiyle takip ettiğimiz zenginlerin hiçbirinin doktor mühendis veya avukat olmaması birçoğumuzun dikkatine takılmaz. Onları başarılı kılan yapmak istedikleri işin peşinden koşacak özgür bir alana sahip olmak ve girişimcilik ruhunu yakalamak...



Sergey Brin Larry Page ile Google’ı 24 yaşında kurdu



İnternet dünyasını Google kasırgası kavuruyor. Google basit arayüzü ve hızla sonuç getiren bir arama motoru olarak kurucularını milyarderler listesine sokuverdi. Larry Page ve Sergey Brin Stanford Üniversitesi’nde doktora çalışmalarında denedikleri arama yöntemi ile yola çıktılar. Doktora çalışmalarına ara verip bu fikrin peşinden koşan iki arkadaş kendilerine yatırım yapacakları işadamları aramaya başlarlar. Sun şirketi kurucularından Andy Bechtolsheim henüz ortada olmayan Google isimli şirkete 100 bin dolar yatırır. Öyle ki resmi anlamda Google şirketi olmadığı için çeki bankada nakde dönüştüremezler ve para bir çekmecede birkaç hafta beklemek zorunda kalır. Yatırımcılardan toplamda 1 milyon dolar toplamayı başaran Page ve Brin Eylül 1998’de Kaliforniya’da bir arkadaşlarının garajlarında Google şirketini resmen kurarlar. Arama motoru olarak başlayan Google kısa zamanda dev bir şirkete dönüşmeyi başardı. O kadar ki kurulmasından 6 yıl sonra 2004 yılında Google’ın halka arz edilmesiyle Larry Page ve Sergey Brin Microsoft kurucuları Bill Gates ve Paul Allen’dan daha hızlı milyarderler kulübüne katıldı. Şu an Larry Page ve Sergey Brin 32 yaşında ve her biri yaklaşık 13 milyar dolarlık bir servetleriyle dünya zenginler sıralamasında 12. ve 13. sırada yerlerini aldı. Google arama motoru dışında birçok alanda faaliyet göstermeye devam ediyor.



Microsoft doğduğunda Bill Gates 20 yaşındaydı



80’li yıllarda bilgisayarın hayatın her alanına girmesiyle teknoloji şirketlerinin isimleri sahipleri kulaklarımıza aşina gelmeye başladı. Bu dünyanın ortak özelliklerine bakıldığında göze çarpan iki nokta var: Garaj veya üniversiteyi terk etmek... Bill Gates 50 milyar dolarlık serveti Windows işletim sistemi ve MSN Messenger ile artık aileden biri. Peki son 13 yıldır dünyanın en zengini unvanını kimseye bırakmayan bu adam 50 milyar doları kazanmaya nasıl başladı. Harvard Üniversitesi’nde hukuk okumak için girmesine rağmen özel ilgisi bilgisayar programcılığıydı. 1 Ocak 1975 sayılı Popüler Elektronik dergisinde Altair8800 adlı bilgisayarı görünce bunun için bir program göstermek istediğini bilgisayar üreticisine söyler. Ancak elinde ne bilgisayar vardır ne de göstermeyi taahhüt ettiği program. Bill Gates ve Paul Allen 8 haftada programı yazarlar ve Altair8800 üstündeki denemede başarılı olur. Bill Gates Harvard’ı bırakır ve Altair8800 firmasının üretim yaptığı şehre taşınır Microsoft’u kurar. Her ne kadar Bill Gates kadar ön plana çıkmasa da şirketin kurucu ortaklarından olan Paul Allen da Washington Eyalet Üniversitesi’ndeki eğitimini bırakarak Microsoft’un kurulmasını sağlar. Nitekim Bill Gates’in Harvard’ı bırakmasında Paul Allen’ın etkisi büyüktür. Allen 22 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zenginleri arasında ilk 10’daki yerini korumaya devam ediyor.



Garajda doğan YouTube 16 milyar dolara Google’a satıldı



Garajda kurulan şirketler listesinin son popüler örneği YouTube. Kullanıcılarının kendi çektikleri videoları paylaştığı bir site olan YouTube kurucusu ise 20’li yaşlardaki 3 arkadaştan oluşuyor. 2005 yılında kurulan şirket 2006 yılında TIME dergisi tarafından yılın icadı seçildi. YouTube hızla yükselen popülerliği sayesinde 9 Ekim 2006’da Google tarafından 16 milyar dolara satın alındı ve sahiplerini zenginler kulübüne dâhil etti.



iPod ürecisi Apple’ın patronu Steve Jobs 21 yaşında yola çıktı



Her eve bilgisayar girme rüyası 1970’li yılların sonlarında Apple’ın kişisel bilgisayarının doğuşuyla hız kazandı. Renkli grafikleriyle ev kullanıcılarının ilgisini çekmeyi başaran Apple’ın kurucularından Steve Jobs Apple bilgisayarlarını ilk önce yatak odasında burası küçük gelmeye başlayınca evlerinin garajında üretmeye başladı. Jobs Reed College’da bir dönem okuduktan sonra üniversiteyi bıraktı. Ruhsal aydınlanma aramak için Hindistan’a giden Jobs dönüşte Hint kıyafetleri ve tıraş edilmiş kel kafası ile Atari bilgisayarda çalışmaya başladı. Kısa süre sonra da Apple I için çalışmalara başlayan Steve Jobs 21 yaşında Apple Computer firmasını 1976 yılında kurdu. 25 yaşına geldiğinde 1980 yılında Apple’ı halka arz etti ve milyonerler dünyasına adım attı. Apple şirketi şu an iMac kişisel bilgisayarlarının ve iPod müzik çalarların üreticisi konumunda bulunuyor. Steve Jobs 44 milyar dolarlık kişisel servetiyle milyarderler listesinde yer alıyor.



Michael Dell 19 yaşında Dell’in başına geçti



80’li yıllarda yazılım alanında Microsoft ile Bill Gates’in adı duyulurken Apple ve IBM’e bilgisayar dünyasından yeni rakipler de doğmaya başladı. Bunların arasından Dell bilgisayarları diğerlerinden pazarlama tekniği ile kendini ayırt ediyordu. Henüz 19 yaşında Texas Üniversitesi’nde okurken Dell bilgisayar şirketini kuran Michael Dell tüketicilere bilgisayarları bir mağaza aracılığı satmıyor PC Limited dergisine verdiği ilanla müşterilere birebir ulaşmaya çalışıyordu. Bu strateji Dell bilgisayarlarının rakiplerine oranla daha ucuza mal olmasına ve kişilerin ihtiyaçlarına göre cevap vermesine imkan sağladı. İlk yılında 6 milyon dolar ciro yapan şirketin başarısı Dell’in üniversiteyi bırakıp tam zamanlı şirket yöneticiliğiyle sonuçlandı. 2004 yılında Dell dünyanın en çok kâr eden bilgisayar üreticisi olarak 49 milyar dolar ciro ve 3 milyar dolar kâr etti. Michael Dell 41 yaşında 171 milyar dolar kişisel servetiyle 2006 yılında dünyanın en zengin 12. milyarderi unvanına sahip.

Herşey Su İle Başladı


Renklerden ve seslerden mahrum Bir Çocuk..
Tüm insanlık için insan beyninin ne büyük mucizeler yarattığının canlı örneğiydi. Helen Keller 27 Haziran 1880 de dünyaya geldi. Ancak henüz 19 aylıkken geçirdiği birkaç gün süren yüksek ateşli bir hastalık sonucunda görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybetti. İnsanı adeta bir kara kuyuya hapseden bu rahatsızlık dış dünyayla bağlantısını kopardı.

Bir buçuk yaşını henüz doldurmuşken böyle bir güçlükle karşılaşan küçük kızın konuşmayı öğrenmesi elbette çok zordu. Birtakım hırıltılar çıkarıyordu sadece. Durup dururken öfke nöbetlerine giriyor, tabakları kırıp döküyor ve odada kendisiyle birlikte olanlara saldırmaya başlıyordu. Birkaç doktor kendisine zihinsel olarak hasta teşhisi koydu. Ömür boyu bir akıl hastanesinde kalması öneriliyordu Helen’in. Ailesi ise kızlarının zihinsel olarak hasta olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi.
Küçük kız beş yaşından sonra kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu anlamaya başladı.. Düşünebildiği, hissedebildiği halde görememek, duyamamak ve konuşamamak onu çileden çıkarıyor, kendisine dayanılmaz acılar veriyordu. Sağı solu tekmeliyor, çığlık atıyor, kendisine yaklaşanları ısırıyordu.
Öğretmeniyle yeniden doğdu..
3 Mart 1887 de küçük kız yeniden doğdu adeta. Artık yedi yaşındaydı. Ailesi Helen’e özel öğretmenlik yapması için genç bir bayan eğitmen tuttu. Anne Sullivan. Anne Sullivan anne ve babasını kaybetmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Beş yaşında görme yetisini büyük ölçüde yitirmişti; ancak daha sonra geçirdiği iki operasyon sonucu normal baskıda hazırlanmış bir kitabı okuyabilecek kadar görebiliyordu.
Anne Sullivan Helen’le iletişim kurabilmek için ona parmaklarla yazmayı öğreterek başladı işe. Helen için bir oyuncak getirmişti yanında. Bu hediye oyuncağı işaret etmek için oyuncak anlamına gelen “doll” sözcüğünü Helen’in avucuna parmaklarıyla yazdı. Helen avuçlarının içinde öğretmeninin parmaklarını hissedebiliyor, parmaklarıyla yazdıklarını tekrar edebiliyor ama yazdıklarının ne anlama geldiğini anlayamıyordu henüz.
Bir gün Helen’in elini akan musluğun altına tuttuğu bir anda öğretmeni Anne Sullivan da diğer eline “su” sözcüğünün harflerini yazdı. İşte bu andan sonra müthiş bir gelişme başladı. Helen bir elinde hissettiği serin suyla diğer elinde hissettiği parmakların yazdığı “su” sözcüğünü ilişkilendirebilmişti. Bundan sonra müthiş bir gelişme başladı. Ansızın ortaya çıkan bu kıvılcımla dünyanın kapıları küçük kıza ardına kadar açıldı. Hocasından eline geçirdiği her şeyi kendisine hecelemesini istiyordu. Artık sözcükleri ve yazılımlarını büyük bir hız ve hevesle öğrenebiliyordu.
Helen Keller 1888’de Körler Enstitüsüne başvurdu. 1890’da konuşmayı öğrendi ve 1894 yılında New York’taki körler okuluna gitti. Redcliffe Kolejine başladığında Almanca ve Latince biliyordu. Daha sonra Fransızca ve Rusça öğrendi. Artık spor yapabiliyor, ata binebiliyor ve kağıt oyunlarını başarıyla oynuyordu.
Pedagoji eğitimi aldı ve 1904 yılında 24 yaşına geldiğinde o artık üniversiteden mezun ilk sağır ve kör kişiydi. Mücadelesini “Her şey su ile Başladı” isimli kitabında anlattı.
Parmak uçlarıyla Tanıdığı Yaşamı Bizden Daha İyi Tanıdı
H. Keller ışık ve sesten mahrum bir duyu hayatına sahipti; ama diğer algıları öyle güçlüydü ki karşısındaki insanın kişiliğini bile tartabilirdi. Kendisine gece ve gündüzü nasıl ayırt ettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: gündüz hava ve kokular daha hafiftir.
Mark Twain 19. yy. ın iki büyük kişisinden biri olarak tanımladığı Keller’in örnek yaşamı 1968’de sona erdi. Helen Keller hayatı parmak uçlarıyla tanımıştı; ama eminiz ki hayat hakkında bizden çok daha fazla şey biliyordu .






İki Fincan Kahve ve Kavanoz


           Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman mayonez kavanozu ve 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!

Bir gün bir profesör, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;
Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker,
Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman mayonez kavanozu ve 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!

Bir gün bir profesör, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;
Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
Tabii Ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.
Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.
Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' Diyerek;

Ben '
Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım ' der.

Şöyle ki;
Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir.

Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.

O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs.
Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir. 'Şayet kavanoza önce kum doldurursanız...' diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taşlarına Ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.
Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz Eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin ... 

Gerisi hep kumdur ...
Bu Ara Bir öğrenci sorar; 'Peki, O iki fincan kahve nedir?'
Profesör gülerek: 'Bu soruyu bekliyordum, Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır.