6 Temmuz 2011 Çarşamba

Yaşayalım ki !

Seninle yaşlanmak istiyorum. Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyım istiyorum. Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum. Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.

Yaşayalım kı, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı. Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, içip, arkad...
aşlarınla eve gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi, evimizde, bır şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız. Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek… Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene, senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım. Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın. Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.

Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı. Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden. Mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı. Saçlara düşünce aklar ya da gidince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehırden.

Kavgasız, her sabah gürültüyle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz. Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli zıyaretimize, geçmışteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız…

Öyle sevmelisin ki beni, bu yazdıklarım korkutmamalı seni. Tebessümler açtırmalı yüzünde. Bir gün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde, birbirimizi sevmenin gururu olmalı “herşeyde”.

Yolumuzda ki Engeller


Hayat denen yarış pistinde önünüze bir çok engel çıkacak. Bu engellere bakış açınız ise sizin başarınızı etkileyecektir.



Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalım neler olacak ? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafindan dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi.



Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.



"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

5 Temmuz 2011 Salı

Beni İyi Dinle Oğlum


* İnsanlara doğru değer ver, haketmeyenleri sil.
* Kimseye yalvarma.
* Asla dönüpte arkana bakma.
* Sır tutmasını bil.
* Dostlarının yeri ayrı, sevgilinin yeri ayrı. Sevgilin için dostlarını, dostların için sevgini satma.
* Hakettiğin sevgiyi alamadın mı? Kendini üzme, sorun sen değilsin.
* Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut.
* Bir ilişkiyi kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama.
* Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et.
* Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma.
* Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme.
* Eğer verdiğin o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme.
* Dostun olacak insanları bazı kriterlere göre belirle.
* Kendini öven insanlardan kaç.
* Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma.
* Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.
* Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorlarsa onların öğütlerini gözardı etme.
* Göz göre göre su birikintilerine taş atma, mutlaka üzerine sıçrar.
* Gözyaşlarının değerini bil. Onları haketmeyenler için harcama.
* Sana bahşedilen zekayı kullanmayarak Allah'a hakaret etme!
* Senin zekana inanan insanları hayal kırıklığına uğratma.
* Kendini sev.
* Alkol alınca kontrolünü yitirenlerle asla tartışma.
* Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma.
* Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakârlık yapma.
* İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil.
* Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme.
* Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme.
* İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma.
* Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme ...

Hayat Dediğin Bir Çay


Hayat dediğin bir çay, insan ise sadece bir şeker. İçinde bulunduğun sürece hayattan tat aldığını sanırsın, oysaki hayatın senin tadını aldığını, tükettiğini geçte olsa anlarsın !!!

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Adsız Özlem


Gerçekler nerde hüzünler çoğalmış
Aşk için kurduğum düşlerimin yerini
Kocaman yanılgılar almış
Geriye dönemem
Ölümden beterdi yenilgiler
Gözyaşlarım birer birer uykularımda toplanmış
Gece oldu sözüm bitti uykum geldi yatağım boş üşüyorum nerdesin
Tükendim artık sen yoktun hiç olmadın ben ağladım sen güldün nerdeyim ...

Çaya Kaç Şeker


Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla.
Yaşlanmak hoş değil öyle duvarlara baka, baka.
Bir dost göz arayışıyla.
Saat tıkırtısıyla…
Korkmam, geçinip gideriz biz mutlulukla.
Ama; ‘’Günün aydın, akşamın iyi olsun'’
diyen biri olmalı.
Bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa, zor değil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp, bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; ‘’ Çaya kaç şeker alırsın ? ‘’
Diye bir ses sormalı ya ara sıra …

Can Yücel

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Bi Damlacık


Duru bir yeşildi ortalık
Akşam güneşi kırılmış bir mızrak boyu
Ve çocuk sesleriyle iniyordu ışık,
Ağlarda sanki dargın bir kılınç balığı
Pullarını döküyor üstüme
Bir sessizliği anlatmak için yazıldı bu şiir
Belki de anmak için bi damlacık bir sessizliği ...

Can Yücel

Kim Özlerdi


O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde “onca ayrılığın birinci dereceden failidir” denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse…
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer !!

Can Yücel

Seninle Olmanın En Güzel Yanı


                    Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.
Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?
Seni seviyorum” sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.
Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?
Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek …
Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.
Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?
Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana… Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek… Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.
Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?
Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak… Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.
Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.
                    Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun? Nereden bileceksin?
Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi… Isırmazdım dilimin ucunu… Özlemezdim seni yanımdayken. Kıskanmazdım. Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda … Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.
Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize… Ve her kulaçta haykırırdım seni. Ama sen hiç benimle olmadın ki …

                    Ya aklın başka yerlerdeydi ya yüreğin ..."

                    Can Yücel

30 Haziran 2011 Perşembe

Asla Yalan Söyleme

                      Eski zamanlarda, insanlar ilim öğrenmek için çok çalışırlar, her türlü güçlüklere katlanırlardı. Küçük yaşlarında köylerinden, ailelerinden ilim öğrenmek için ayrılırlar, yıllarca onlardan uzaklarda zor şartlar altında yaşarlardı.
                       Seyyid Abdulkadir’in de küçük yaşta içine öğrenme arzusu düşmüş, bunun çarelerini aramaya başlamıştı. Sonunda dayanamadı, annesine gelerek;
-Anneciğim, ilim öğrenmek için Bağdat’a gitmek istiyorum…dedi.
Annesi ise;
-Senden ayrılmaya gönlüm razı olmuyor. Ancak seni de Allah yolundan alıkoymak istemem.
                       Annesi Abdulkadir için yol hazırlıkları yaptı. En sonunda da oğluna lazım olur diyerek, 40 altını kaybetmemesi için bir kese içinde yeleğinin koltuk altına dikti. Sonra oğlunun gözlerinin içine bakarak şöyle dedi;
-Sana son olarak nasihatim şudur ki, eğer beni ve Allah’ı memnun etmek istiyorsan asla yalan söyleme, doğruluktan ayrılma. Allah her zaman ve her yerde doğruların yardımcısıdır.
Seyyid Abdulkadir annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat’a giden bir kervana katılarak yola çıktı.
                      Hemedan yakınlarında dar bir geçide girdiklerinde kervanda bir bağrışma koptu. Eşkıyalar kervana saldırmışlardı. Bir anda bütün sandıklar yere yıkıldı, eşyalar yağma edilmeye başlandı. Haydutlar kervandakilerin neyi var neyi yoksa hepsini alıyorlardı. Eşkıyalardan biri de Abdulkadir’in yanın

a geldi. Onun fakir haline bakarak şaka olsun diye;
-Söyle bakalım senin neyin var fakir çocuk?
Abdulkadir;
-Yalnız 40 altınım var, diye cevap verdi. Haydut önce şaşırdı sonra gülmeye başladı. İnanamadı ve tekrar sordu;
-Doğru mu söylüyorsun?
Abdulkadir:
-Evet, doğru söylüyorum, 40 altınım var.
Eşkıya meraklandı. Abdulkadir’i elinden tutup reislerine götürdü.
Durumu reislerine anlattı. Haydutların başı;
-Senin 40 altının varmış, doğru mu bu?
Abdulkadir;
-Evet doğru.
Reis;
-Söyle bakalım. Onu nereye sakladın?
Abdulkadir;
-Hırkamın içinde koltuğumun altında saklı.
Bunun üzerine haydutlar hırkasının içinde, koltuğunun altında saklı bulunan 40 altını bularak reislerine verdiler. Herkes çok şaşırmıştı.
Reis hayretle sordu;
-Peki evladım, sen niçin üzerinde altın olduğunu söyledin? Eğer bize söylemeseydin onları bulamazdık.
Abdulkadir;
-Ben annemden ayrılırken, asla yalan söylemeyeceğime dair söz vermiştim. Arkadaşınız senin bir şeyin var mı diye sorunca, altınlarım olduğunu söyledim. 40 altın için verdiğim sözden döneceğimi mi zannediyorsunuz?
Bu sözleri duyan haydutların reisi çok şaşırdı ve derin bir düşünceye daldı. Sonra etrafındakilere dönerek;
-Yazıklar olsun bizlere. Bu çocuk kadar olamadık. Bu çocuk annesine verdiği sözünden dönmemek için her şeyini veriyor. Bizler ise Allah’a söz verdiğimiz halde, hiçbir zaman verdiğimiz sözlerde durmadık. O’nun yapma dediklerini yaptık yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda halimiz nice olacak?
Sonra şöyle devam etti:
-Sizler şahit olun. Şuanda bu çocuk benim kötü yoldan dönmeme sebep oldu.Şimdiye kadar yaptığım bütün günahlarım için pişman olup tövbe ediyorum. Bundan sonra iyi bir insan olup, Rabbim’in sevmediği işleri yapmayacağım.
Reislerine çok bağlı olan haydutlar hep bir ağızdan;
-Reisimiz, biz senden ayrılmayız.Sen hangi yolda yürürsen biz de o yolda yürürüz diyerek hepsi birden pişman olup tövbe ettiler. Kervandaki insanlardan ne aldılarsa hepsini geri verdiler ve bir daha haydutluk yapmayacaklarına söz verdiler.
                      Seyyid Abdulkadir ise yoluna devam ederek Bağdat’a ulaştı. Orada ilim tahsiliyle meşgul oldu. Kısa bir zaman içinde çok ünlü bir alim oldu. Binlerce insanın kötülüklerden vazgeçip iyi birer insan olmalarına vesile oldu ...

23 Haziran 2011 Perşembe

Umut Dükkanı

           Herzaman bana çok para kazandıracak ve ben para kazanırken insanlarıda mutlu edecek bir iş yapmak istemişimdir ... Düşündüm düşündüm çok uzun düşündüm bunun için yalan yok ve sonunda muradıma erdim. Kriterlerime uyan işin umut pazarlamak olduğu üzerinde karar kıldım ... Evet evet umut pazarlamacılığı ... Günümüzde ve gelecekte insanların en çok ihtiyaç duyacağı bir meslekti benimkisi. Ferdi Tayfurun bile ihtiyaç duyduğu umuttan bahsediyorum ...
          Cinayet, tecavüz, fuhuş, dolandırıcılık ve envai çeşit pis işin sergilendiği şu gezegende umudunu yitirmiş sayısız insan bulabilirim . Aslında bu sevinilecek birşey değil ama insanların yaşayabilmeleri için yapılacak tek şey insanları umutlandırmaktır.
          Umutsuzluk eşittir mutsuzluk olduğu için aynı zamanda umut verirken mutlulukta verilmiş olacak, mutluluk beraberinde sevgiyi, hoşgörüyü, bağlılığıda kuvvetlendireceği ve suya düşen bir taşın etkisinin kademe kademe büyüdüğü gibi daha nice güzel duygulara merdiven uzatacağı için yaptığım işin pazarlamacılıktan çok insanlığın kurtuluş harekatı olarak görebiliriz. İşin şakası amacım ne kendimi kurtarmak ne de insanlardan para koparmaktır amacım onlara bugünlerde ve gelecekte güzel bir Dünya sunmaktır ... Teşekkürler

21 Haziran 2011 Salı

Patch Adams : Palyaço Doktor

Çıkış noktası bulmakta zorlandığım anlarda konuştuğum, ufkumu genişleten “hayali kahramanlarıma” bir kişi daha eklendi. Reddedildikçe güçlenen kendine özgü hayat duruşu, hayalleri uğruna yaptıkları ve bugüne kadar başardıklarıyla ilham veren biri. Bir palyaço doktor!
Henüz bir tıp öğrencisiyken evinde kurduğu, ufak ancak sıradışı sağlık merkeziyle, 15 binden fazla hastayı tek kuruş ücret almadan tedavi eden deli bir doktor. Herkesin eşit olduğu, hastalarla bol vakit geçirmeye olanak sağlayan, onlarla birlikte yaşanılan ve içinde sanatın olduğu bir merkez bu.
Sağlık söktöründeki çalışanlara, özellikle de doktorlara, “tedaviyi düşünmeden önce insan olun” mesajı veren bir tıp adamı. Yaratıcı uygulamalarıyla başlarda dalga geçilen, sonradan “bir dakika, galiba bu adamın dediklerinde bir şey var” dedirttiren bir devrimci.
Amerikalı olmaktan utanan, kapitalist düzen düşmanı, Bush dönemi için “faşist”, Amerika için “dünyanın en terörist ülkesiyiz” diyecek kadar cesur…
Yaşayan hiçbir bireyin, ‘savaş’ kelimesini dahi bilmediği bir dünya… Şiddet ve adaletsizlikten yoksun… Herkesin eşit olduğu bir dünya…
Yarım asırdır işte bu rüyası uğruna çalışan bu deli eylemcinin adı; Hunter Campbell “Patch” Adams.

“Ölümün yanlış olan tarafı ne bayım? Dehşete kapılacak kadar bizi korkutan ne? Neden ölümü bir miktar haysiyet ve insanlıkla, anlayışla ve hatta tanrı korusun, bir miktar mizahla ele alamıyoruz? Ölüm düşman değildir beyler. Bir hastalığa karşı savaşacaksak, önce gelmiş geçmiş en kötü hastalık olan ‘umursamazlıkla‘ savaşalım.”
Robin Williams’ın canlandırdığı, Adams’ın hayatını konu eden “Patch Adams” (1998) filminde duyunca bu lafları, dedim bir dakika, bu adam kim? Gerçek mi bu doktor?
Kore Savaşında çarpışan bir askerin oğlu (1945). Babası öldüğünde o henüz 16 yaşında. 1961 yılında annesi ve kardeşi ile birlikte Amerika’ya geri dönüyor. Nüfusun %20′sini oluşturan Amerikan vatandaşı zencilerin; beyazların kullandığı tuvaletlere giremediği, aynı restoranlarda yemek yiyemediği, aynı otellerde kalamadığı veya otobüste önlerde oturamadığı yıllar… Zencilere karşı güney eyaletlerinde yaşarken gördüğü bu ayrımcılık ve sosyal dışlanma, ona çok ağır geliyor.
Özgürlükler ülkesi veya domokrasinin beşiği denen ülkede yaşanılan bu ırkçı tutuma “sessiz” kalamayıca da, lisede son iki sene her gün dayak yiyor. Bu aşağılanma, bu şiddet, bu adaletsizlik Patch Adams‘a, içinde yaşadığı dünyadaki hayatın anlamını sorgulatıyor ve üç kere intihar teşebbüsünde bulunuyor.
18 yaşında, aynı yıl içinde üç defa intihar edip hastanelerde hayata geri döndürülünce, kafasında şimşekler çakıyor ve “başka” bir dünya yaratma uğruna bir karar alıyor:
“Kendini öldüreceğine devrim yap!”
Diyor ki:
“Bugün, evet sadece bugün 30 bin çocuk açlıktan ölecek.
Yarın diğer bir 30 bin.
Bu ilginç değil;
Ancak futbol ilginç…
Bugün 20-50 milyon arası yetişkin adam çocuklarla seks yapmaya yeltenecek.
Bu ilginç değil.
Kirli hava, kirli su, berbat edilmiş çevre de ilginç değil.
Ancak saç bakımı ilginç, ayakkabı ilginç, 3 bin dolarlık saat ilginç.
İşte bu acı veriyor. Acıyı hissetmek, onu çekmek çok ağır. Ve sadece acı duyarak yaşamak insanın enerjisini alır. O yüzden ben acıya odaklanmıyor, oturup hiçbir şey için de kimseye yalvarmıyorum. Acı bir uyarıcı olmalı. Harekete geçmek için bir uyarıcı.” Ve ekliyor:
“İnsanoğlu eğer değişmezse, bu yüzyılda hayatta kalma şansı yok.”
“Ben 65 yaşında hayatımın ‘yemek sonrası yenen tatlı’ fazındayım. Ben; aşkla, neşeyle bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorum. O yüzden ben, kendi cennet bahçemdeyim. Ancak problemin farkındayım; oturmuyor, söylenmiyor, şikayet etmiyor ve bir şeyler yapıyorum.
Ancak bugünün bebekleri veya onların ileride olacak çocuklarının, biz bugünden değişmeye başlamazsak, hayatta kalma şansları yok. Bu durum, zenginler ve onların çocukları için de geçerli.”
Hastanelerde palyaçoluk yapmayı, okyanusa iğne atmaya benzetiyor. Onu asıl hedef kapitalizmi bitirmek.
Peki neden hastaneler?
Dünyada “mutlu” tek bir hastane yok. Hepsi hiyearşik düzende. Zengin hastaneler mutlu, çünkü onların yaptıkları ticari iş kar odaklı. Hastalara şefkat adına ayıracak vakitleri yok. Doktorların çoğu ukala. Kimse de doğal olarak hastanede olmak istemez. Çünkü hastaneler kötü yerler. Ciddi ve bir o kadar da teknolojik…
Bazı hastanelerde gördüğümüz o müthiş tasarımlar, hastalardan çok orada çalışan sağlık personelinin çabuk yıpranmasını önlemek maksadıyla yapılıyor. Yani önce doktorlar, hemşireler rahat etsin, sonra hastalar.
Dünyada şefkati öğreten tek bir tıp okulu yok.
Kurduğu “Gesundheit! Institute” aracılığı ile; bedava, mutlu, hiyearşik düzenin olmadığı ve sevinçle kutlanan “bir anlayışı” tıp okullarına ve sağlık sektörüne yerleştirmeye çalışıyor. Arkadaşlık ve eğlence konseptiyle; yaşlı, akıl hastası, evsiz veya fakir hastaların, sevgi ve şefkat görerek, iyileşmelerine yönelik kurmak istediği 40 yataklı bir hastane var. Virginia’da olacak bu hastanenin tüm dünyadaki tıp alemine örnek teşkil edeceğine inanıyor.
Amerika’daki standart bir hastanenin işletilmesi için gerekli olan paranın %10′uyla da bu işin yapılabileceği göstermek istiyor.
‘Patch Adams’ filmin çekimini, Universal Studios’u, bu radikal hastanenin yapım maliyetini karşılamaya söz verdiği için kabul etmiş. Oysa sonrasında, 400 milyonun üzerinde hasılat yapan filmle ilişkisi olan (21 milyon dolar kazanan Robin Williams da dahil) hiç kimseden bir dolar dahi alamamış.
“Aşk bilet sattırmaz.
Barış bilet sattırmaz.
Adalet bilet sattırmaz.
Bu dünyada iki şey bilet sattırır: Şiddet ve mizah!
Hollywood bilet satmak ister. O yüzden Universal Studios da filmde, onun kapitalizm karşıtı görüşlerine yer vermek yerine; tarihteki ilk ahmak ve gülünç hastaneyi kurma çabası içinde olan komik bir doktor gibi gösteriyor.
Cinayete kurban giden kişinin kız arkadaşı değil, çok yakın bir (erkek) arkadaşı olması ve bugün bile henüz yapılmamış olan hastanenin, filmin sonunda akan karelerde sanki gelen bağışlarla bitirilmiş gibi gösterilmesi filmdeki can sıkan hatalar.
Patch Adams kendi filmi için de, “keşke Benigni’nin ‘Life Is Beautiful‘ filmindeki kadar zeki mesajlar verebilseydi” diyor. Ancak yine de, dünya sevgiye o kadar aç ki, “bu filmin hiç katkısı olmadı” diyemiyor. Yaptığı performanslardan yılda 300 bin dolar kazanırken, film sonrasında bu bir milyon dolara çıkmış. Kendi hayatında zaten hiçbir şeye “sahip” olmamayı seçtiği için de, kazandığı paranın tamamını rüyası için harcıyor.
Hayalindeki hastane modeli olur da bir gün hayata geçerse, bugüne kadar konuşma yaptığı binlerce tıp öğrencisinin en az %70′inin gelip burada çalışmak isteyeceklerini düşünüyor. Hem de çok az bir ücretle. Çünkü tıp bilimine adım atan çoğu öğrencinin rüyası da esasında bu. Ancak mezun olduklarında gidecekleri böyle bir kurum yok. Olanların hepsi kapitalist düzenin yarattığı hastaneler. Bu durumda onlar da sisteme ayak uyduruyor.
İşte o yüzden, 4 yılda gerekli finansal desteği kesin bulup yaparım dediğim hastane, 38 yıldır hala yapılamamış olsa da, ilk günkü heyecanını kaybetmiyor, hayal kırıklığına uğramıyor. “Bunun doğru şey olduğunu biliyorum. Çünkü doktorların, hemşirelerin, herkesin böylesi bir hastanede çalışmak için can attıklarını biliyorum.”
Bu arada son yıllarda tıp adamları “gülmenin sağlığa yaptığı olumlu etkiler” üzerinde çalışıyorlar. Adına da “terapötik mizah” koymuşlar: ‘mizahı kullanarak hastalıkları iyileştirmek.’ Dediklerine göre, stres olduğu zaman vücudumuz kortizol salgılıyor. Yüksek kortizol sistemi de bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Gülmek ise bu kortizol seviyesini azaltıyor. Maryland Üniversitesi’nden Koruyucu Kalp Sağlığı Departmanı sorumlusu Michael Miller’ın yaptığı araştırmaya göre, kalp hastası olan bir kişiyi güldürdüğünüz zaman, bu hastalığın tekrarlama riski yüzde 40 oranında düşüyormüş. Bu yöntem Türkiye’de de denenmeye başlanmış.

Geçtim bunları, gülme yogası yapanlar bile var!

Ancak Patch Adams’ın yola çıkış amacı “terapötik mizah” falan değil. Hiçbir zaman ‘gülmek en iyi ilaçtır’ demediğini, en iyi ilacın ‘arkadaşlık’ olduğunu söylüyor. Yani sevdiklerimizle kurduğumuz ilişki.
“Gülmeyi hiçbir zaman bir tedavi yöntemi olarak düşünmedim. Müziği, sanatı veya dansı da düşünmediğim gibi. Bunların hiçbiri, yardım etmek için, terapi gibi ufak bir kelimeye ihtiyaç duymayacak kavramlar. Sanatın, terapi kelimesinden gelecek yardıma ihtiyacı yok. Bunlar birer insanlık kültürü.
Kültürle tedavi olmaz. Biz eğer sağlıklıysak kültür yaparız.
Benim için ‘mizah’ bir içerik. O yüzden biz de hastenemizde insanların; mutlu, eğlenceli, sevecen, iş birliğine açık, yaratıcı ve düşünceli olmalarını planlıyoruz. Bu, sağlıklı toplumlarda bireylerin kaynaşması için bir yol sadece.”
18 yaşında palyaçoluk yapmaya karar verdiğinde, kafasında bunu sadece hastanelerde yapmak yokmuş. Tanrı olarak gördükleri “para ve gücün” altında ezilen yetişkinlerin dünyası çok ciddi çünkü!
“Hasta bir çocuğa mizahla yaklaşmakla, asansörde karşılaştığım yüzü asık bir iş adamına arkadaşça davranmak arasında büyük fark yok. İkisi de eş deneyimler. Ancak filmde gösterildiği gibi, hasta bir çocuğa sadece komiklik yaparak dünyanın daha iyi bir yer olacağını göstermek çok yanlış. Dünyadaki açlık veya şiddet keşke böyle bitebilse.”
O yüzden halka açık her yerde rengarenk palyaço kıyafetleri giyiyor. Kulağına, iskelet çenesi veya yemek çatalı küpesini takıyor. Bu onun vermek istediği mesajın bir parçası. O sıkıcı insanlara bir neşe kaynağı olmak ve kendisiye de kolayca sohbete başlamalarına imkan sağlamak istiyor. Ayrıca şiddet olan bir yerde insanlarla iletişime geçebilmek, tabii ki “gri takım elbiseli” birine oranla çok daha kolay.
İşe de yarıyormuş. Uçakta yanına oturan, asansörde veya markette beklerken karşılaştığı insanların %99′u ona “neden böyle giyindiğini” sormalarıyla sohbet başlıyormuş. Bu da Adams’a kendi felsefesini anlatabileceği bir-iki kişi daha demek. Hem de hiç azalmayan bir heyecan ve keyifle.
Nereye giderse gitsin, o şalvar pantalonunun içinde sürekli 20-25 kg ağırlığında, onlarca oyuncak taşıyor. Kafasında ördek şapka, elinde balık. Oynadığı palyaço karakteri için “onun down sendromu var” diyor. Çünkü ‘down sendromu’ olan yetişkinlerin çoğu “koşulsuz sevme” ve “komik” olma özellikleri taşırmış.

Dört Mum



        
             Dört tane mum usul usul yanıyordu … Ortalık o kadar sessizdi ki, mumların konuşmaları duyulabiliyordu ...


Birinci mum dedi ki:”Ben barışım .! Ama kimse benim yanmama yardımcı olmuyor. Sanırım yakında söneceğim.” Alevi hızla azaldı ve sonunda tamamen söndü.


İkinci mum:”Ben vefayım .! Ne yazık ki artık vazgeçilmez değilim. Onun için, bundan sonra yanıp durmamın bir anlamı kalmadı.” Sözlerini tamamladığında esen hafif bir rüzgar onu tamamen söndürdü …


Sırası geldiğinde üçüncü mum, hüzünlü bir sesle dedi ki:”Ben sevgiyim !  Yanacak gücüm kalmadı. İnsanlar beni unuttu, değerimi anlamıyorlar. En yakınlarını sevmeyi bile unuttular. ”Sevgi de daha fazla beklemeden sönüp gitti… Ansızın..! 


Odaya bir çocuk girdi ve üç mumun da yanmadığını gördü.”Neden yanmıyorsunuz? Sizin sonsuza kadar yanmanız gerekmiyor muydu?” dedi. Ve ardından ağlamaya başladı … O zaman dördüncü mum konuşmaya başladı:”Korkma, ben yandığım sürece öteki mumları da yeniden yakabiliriz, ben umutum ! ”Çocuk parlayan gözleriyle  umut mumunu aldı ve öteki mumları birer birer yaktı …

Başarının Sırrı 2

          
           İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

         İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

          Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

           İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı. Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti. Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.

Herkese başarılar dilerim.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Başarının Sırrı


                Tarihte şöyle anlatılır...
                Bir savaşta komutanın ordusu savaşı kaybeder ordu dağılır komutanda kaçarak bir mağaraya sığınır. Mağarada oturup düşünürken bir karıncanın duvara doğru yürüdüğünü görür. Karınca bulduğu küçük bir arpa tanesini ağzına alıp duvara tırmanmaya çabalıyormuş. İlk çabası daha işin başındayken boşa çıkmış.
Sonra tekrar denemiş ve duvarı yarılamışken tekrar aşağı yuvarlanmış ağzındaki arpayla birlikte. Kimi zaman duvarın daha altındayken, kimi zaman da duvarın ortasındayken kimi zamanda tam duvarın sonuna vardığı bir anda aşağı düşüyormuş. Ama karınca her defasında bir daha deniyormuş. Yılmadan ve kararlıkla. Sabırla…
Komutan tam "73" denemeyi saymış ve nihayet karınca kendini duvarın öte tarafına atmayı başarmış ... İşte o an Komutan mağaradan haykırarak kalkmış ve avazı çıktığı kadar bağırmış. Kendini dışarı atarak tekrar yeniden savaşmaya başlamış. Bunu gören askerler cesaretlenerek savaşı kazanmışlar. Ardındandır ki özürlü bacağına rağmen dünyayı fetihe kalkmıştır. Komutan başarısını bir karıncanın cesaretini modelliyerek almıştır.

19 Haziran 2011 Pazar

Baba, Father, Papa, Papi, Pai, Ayah, Otosan


Bana bir masal anlat baba
İçinde denizler balıklar
Yağmurla kar olsun
Güneşle ay ...

Baba bir masal anlat bana
İçinde bütün oyunlarım
Kurtla kuzu olsun
Şekerle bal ...

Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni ...

Bana bir masal anlat baba
İçinde tüm sevdiklerim
İçinde İstanbul olsun ...

Gerçek Sevgi


Gerçek Sevgi :

                  Bir gün sormuşlar ermişlerden birine. “Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda
kaşıklar.
                 Ermiş “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş. “Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.. Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyrun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. “İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman…”

İki Hasta


İki Hasta :

            İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülebilmesi için Bu hastanın yatağı odadaki yegâne pencerenin tam yanındaydı Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı ...
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, âilelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine .
Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.
Pencere, içinde çok güzel bir göl olan bir parka bakıyordu Ördekler ve kuğular gölde yüzerken, çocuklar model botlarını suda yüzdürüyorlardı Genç âşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silûeti görünebiliyordu .
Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayâlinde canlandırırdı Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam, geçmekte olan bir şenlik alayını târif etti Diğer adam, bando seslerini duyamasa bile, hayâlinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.
Günler ve haftalar geçti Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı; uykusunda, huzur içinde ölmüştü Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı .
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti .
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini Pencere, boş bir duvara bakıyordu Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen hârika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceği sordu .
Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi "Sanırım seni cesaretlendirmek istedi" dedi .
Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise iki kat artar; paylaşıldıkça en çok azalan şey dert, en çok artan şey ise mutluluk ve sevgidir Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sâhip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın. Bu gün bize bir hediyedir  ...

Sevgiye Hasret


Küçük kız ,annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu. Bisikletin arka tarafındaki minder üzerine oturan kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı. Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımdaki kız,bisikletin arkasından bakarken,annesi durumu farkedip:
-Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde,diye çıkıştı.Ama eğer beğendiysen,baban onu da aldırır.

Küçük kız yumuşak bir sesle:
-Bisiklete değil kıza bakmıştım,dedi.Babası,o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da…

Annesi,küçük kızı hiç duymamış gibiydi.Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:
-Arkadaşların,bu havada bile okula yürüyerek geliyor,dedi.Halbuki baban,işe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni mercedes’iyle getiriyor.

Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadın,alaycı bir ifadeyle:
-İstersen baban da seni bisikletle getirsin,diye devam etti.Ne de güzel yakışır,öyle değil mi?

Küçük kız,inci taneleri gibi süzülen gözyaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:
-Çok isterdim,diye cevap verdi. Belki de böylelikle, babama sarılırdım.

Ihlamur Çiçeklerinin Kokusu

Ihlamur Çiçeklerinin Kokusu :

       Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

— Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

— Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk:

— Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

— İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?

— Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

— Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

— Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

Nelere Değer Veriyorsun

 
 
                       Bir gün New-York a bir grup is arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.Gruptan biri, Kızılderilidir. Yolda yürürken insan kalabalığı,siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına çırçır böceği sesinin geldiğini söyleyerek çırçır böceği aramaya baslar.
Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da,onunla aramaya devam eder. Kızılderili , yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder.Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir çırçır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızılderiliye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise;bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar.
Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek: Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der ...

Sizde Bir İnsanın Hayatında Bir Fark Oluşturun


                  Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki,
Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli? İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek. Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: "Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok
fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı. Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.

Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu,ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı. Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını,sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı,

Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde BayanMediha nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu? Taşları düşmüş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı,"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim" Bayan Mediha, gözlerinde yaslarla fısıldadı, söyle dedi,Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum". Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın.Bunu iletin, birinin yüreğini ısıtın, hayatında bir fark oluşturmaya çalışsın.

İnanç Güven Ümit


İçinizde Bu 3 Şeyi Taşıyorsanız Hayat Güzeldir :

Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı.
Bu "inanç" tır.

Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşübileceğini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.
Bu "güven" dir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.
Bu "ümit" tir.

Ve bu üçü varsa hayatınız güzeldir ...

[ Psikolog Danışman Prof. Dr. Üstün Dökmen ]

Üniversiteden Terk Garajdan Mezun


Türkiye’de hayatını kurtarmak isteyen gençler için “tek” adres üniversiteyi kazanmak olarak gösterilir. Küçük yaşta çocukların çalışmak istediği meslekler de buna göre şekillenmiştir.



Doktor mühendis avukat vs... Üniversitelerin en yüksek puan isteyen bölümleri de bu meslek gruplarına aittir ve gelecek arayanların hücumuna uğrar. Türkiye’de gençlik yılları okul dershane ve ev üçgeninde geçirilen saatlerce sınav hazırlığı ile geçer. Her yıl Forbes dergisi dünyanın zenginleri listesini açıklar.



Türkiye’de hayatını kurtarmak isteyen gençler için “tek” adres üniversiteyi kazanmak olarak gösterilir. Küçük yaşta çocukların çalışmak istediği meslekler de buna göre şekillenmiştir.



Doktor mühendis avukat vs... Üniversitelerin en yüksek puan isteyen bölümleri de bu meslek gruplarına aittir ve gelecek arayanların hücumuna uğrar. Türkiye’de gençlik yılları okul dershane ve ev üçgeninde geçirilen saatlerce sınav hazırlığı ile geçer. Her yıl Forbes dergisi dünyanın zenginleri listesini açıklar. Ancak ağzımız açık hayranlıkla ve ilgiyle takip ettiğimiz zenginlerin hiçbirinin doktor mühendis veya avukat olmaması birçoğumuzun dikkatine takılmaz. Onları başarılı kılan yapmak istedikleri işin peşinden koşacak özgür bir alana sahip olmak ve girişimcilik ruhunu yakalamak...



Sergey Brin Larry Page ile Google’ı 24 yaşında kurdu



İnternet dünyasını Google kasırgası kavuruyor. Google basit arayüzü ve hızla sonuç getiren bir arama motoru olarak kurucularını milyarderler listesine sokuverdi. Larry Page ve Sergey Brin Stanford Üniversitesi’nde doktora çalışmalarında denedikleri arama yöntemi ile yola çıktılar. Doktora çalışmalarına ara verip bu fikrin peşinden koşan iki arkadaş kendilerine yatırım yapacakları işadamları aramaya başlarlar. Sun şirketi kurucularından Andy Bechtolsheim henüz ortada olmayan Google isimli şirkete 100 bin dolar yatırır. Öyle ki resmi anlamda Google şirketi olmadığı için çeki bankada nakde dönüştüremezler ve para bir çekmecede birkaç hafta beklemek zorunda kalır. Yatırımcılardan toplamda 1 milyon dolar toplamayı başaran Page ve Brin Eylül 1998’de Kaliforniya’da bir arkadaşlarının garajlarında Google şirketini resmen kurarlar. Arama motoru olarak başlayan Google kısa zamanda dev bir şirkete dönüşmeyi başardı. O kadar ki kurulmasından 6 yıl sonra 2004 yılında Google’ın halka arz edilmesiyle Larry Page ve Sergey Brin Microsoft kurucuları Bill Gates ve Paul Allen’dan daha hızlı milyarderler kulübüne katıldı. Şu an Larry Page ve Sergey Brin 32 yaşında ve her biri yaklaşık 13 milyar dolarlık bir servetleriyle dünya zenginler sıralamasında 12. ve 13. sırada yerlerini aldı. Google arama motoru dışında birçok alanda faaliyet göstermeye devam ediyor.



Microsoft doğduğunda Bill Gates 20 yaşındaydı



80’li yıllarda bilgisayarın hayatın her alanına girmesiyle teknoloji şirketlerinin isimleri sahipleri kulaklarımıza aşina gelmeye başladı. Bu dünyanın ortak özelliklerine bakıldığında göze çarpan iki nokta var: Garaj veya üniversiteyi terk etmek... Bill Gates 50 milyar dolarlık serveti Windows işletim sistemi ve MSN Messenger ile artık aileden biri. Peki son 13 yıldır dünyanın en zengini unvanını kimseye bırakmayan bu adam 50 milyar doları kazanmaya nasıl başladı. Harvard Üniversitesi’nde hukuk okumak için girmesine rağmen özel ilgisi bilgisayar programcılığıydı. 1 Ocak 1975 sayılı Popüler Elektronik dergisinde Altair8800 adlı bilgisayarı görünce bunun için bir program göstermek istediğini bilgisayar üreticisine söyler. Ancak elinde ne bilgisayar vardır ne de göstermeyi taahhüt ettiği program. Bill Gates ve Paul Allen 8 haftada programı yazarlar ve Altair8800 üstündeki denemede başarılı olur. Bill Gates Harvard’ı bırakır ve Altair8800 firmasının üretim yaptığı şehre taşınır Microsoft’u kurar. Her ne kadar Bill Gates kadar ön plana çıkmasa da şirketin kurucu ortaklarından olan Paul Allen da Washington Eyalet Üniversitesi’ndeki eğitimini bırakarak Microsoft’un kurulmasını sağlar. Nitekim Bill Gates’in Harvard’ı bırakmasında Paul Allen’ın etkisi büyüktür. Allen 22 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zenginleri arasında ilk 10’daki yerini korumaya devam ediyor.



Garajda doğan YouTube 16 milyar dolara Google’a satıldı



Garajda kurulan şirketler listesinin son popüler örneği YouTube. Kullanıcılarının kendi çektikleri videoları paylaştığı bir site olan YouTube kurucusu ise 20’li yaşlardaki 3 arkadaştan oluşuyor. 2005 yılında kurulan şirket 2006 yılında TIME dergisi tarafından yılın icadı seçildi. YouTube hızla yükselen popülerliği sayesinde 9 Ekim 2006’da Google tarafından 16 milyar dolara satın alındı ve sahiplerini zenginler kulübüne dâhil etti.



iPod ürecisi Apple’ın patronu Steve Jobs 21 yaşında yola çıktı



Her eve bilgisayar girme rüyası 1970’li yılların sonlarında Apple’ın kişisel bilgisayarının doğuşuyla hız kazandı. Renkli grafikleriyle ev kullanıcılarının ilgisini çekmeyi başaran Apple’ın kurucularından Steve Jobs Apple bilgisayarlarını ilk önce yatak odasında burası küçük gelmeye başlayınca evlerinin garajında üretmeye başladı. Jobs Reed College’da bir dönem okuduktan sonra üniversiteyi bıraktı. Ruhsal aydınlanma aramak için Hindistan’a giden Jobs dönüşte Hint kıyafetleri ve tıraş edilmiş kel kafası ile Atari bilgisayarda çalışmaya başladı. Kısa süre sonra da Apple I için çalışmalara başlayan Steve Jobs 21 yaşında Apple Computer firmasını 1976 yılında kurdu. 25 yaşına geldiğinde 1980 yılında Apple’ı halka arz etti ve milyonerler dünyasına adım attı. Apple şirketi şu an iMac kişisel bilgisayarlarının ve iPod müzik çalarların üreticisi konumunda bulunuyor. Steve Jobs 44 milyar dolarlık kişisel servetiyle milyarderler listesinde yer alıyor.



Michael Dell 19 yaşında Dell’in başına geçti



80’li yıllarda yazılım alanında Microsoft ile Bill Gates’in adı duyulurken Apple ve IBM’e bilgisayar dünyasından yeni rakipler de doğmaya başladı. Bunların arasından Dell bilgisayarları diğerlerinden pazarlama tekniği ile kendini ayırt ediyordu. Henüz 19 yaşında Texas Üniversitesi’nde okurken Dell bilgisayar şirketini kuran Michael Dell tüketicilere bilgisayarları bir mağaza aracılığı satmıyor PC Limited dergisine verdiği ilanla müşterilere birebir ulaşmaya çalışıyordu. Bu strateji Dell bilgisayarlarının rakiplerine oranla daha ucuza mal olmasına ve kişilerin ihtiyaçlarına göre cevap vermesine imkan sağladı. İlk yılında 6 milyon dolar ciro yapan şirketin başarısı Dell’in üniversiteyi bırakıp tam zamanlı şirket yöneticiliğiyle sonuçlandı. 2004 yılında Dell dünyanın en çok kâr eden bilgisayar üreticisi olarak 49 milyar dolar ciro ve 3 milyar dolar kâr etti. Michael Dell 41 yaşında 171 milyar dolar kişisel servetiyle 2006 yılında dünyanın en zengin 12. milyarderi unvanına sahip.

Herşey Su İle Başladı


Renklerden ve seslerden mahrum Bir Çocuk..
Tüm insanlık için insan beyninin ne büyük mucizeler yarattığının canlı örneğiydi. Helen Keller 27 Haziran 1880 de dünyaya geldi. Ancak henüz 19 aylıkken geçirdiği birkaç gün süren yüksek ateşli bir hastalık sonucunda görme, işitme ve konuşma yeteneklerini kaybetti. İnsanı adeta bir kara kuyuya hapseden bu rahatsızlık dış dünyayla bağlantısını kopardı.

Bir buçuk yaşını henüz doldurmuşken böyle bir güçlükle karşılaşan küçük kızın konuşmayı öğrenmesi elbette çok zordu. Birtakım hırıltılar çıkarıyordu sadece. Durup dururken öfke nöbetlerine giriyor, tabakları kırıp döküyor ve odada kendisiyle birlikte olanlara saldırmaya başlıyordu. Birkaç doktor kendisine zihinsel olarak hasta teşhisi koydu. Ömür boyu bir akıl hastanesinde kalması öneriliyordu Helen’in. Ailesi ise kızlarının zihinsel olarak hasta olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi.
Küçük kız beş yaşından sonra kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu anlamaya başladı.. Düşünebildiği, hissedebildiği halde görememek, duyamamak ve konuşamamak onu çileden çıkarıyor, kendisine dayanılmaz acılar veriyordu. Sağı solu tekmeliyor, çığlık atıyor, kendisine yaklaşanları ısırıyordu.
Öğretmeniyle yeniden doğdu..
3 Mart 1887 de küçük kız yeniden doğdu adeta. Artık yedi yaşındaydı. Ailesi Helen’e özel öğretmenlik yapması için genç bir bayan eğitmen tuttu. Anne Sullivan. Anne Sullivan anne ve babasını kaybetmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Beş yaşında görme yetisini büyük ölçüde yitirmişti; ancak daha sonra geçirdiği iki operasyon sonucu normal baskıda hazırlanmış bir kitabı okuyabilecek kadar görebiliyordu.
Anne Sullivan Helen’le iletişim kurabilmek için ona parmaklarla yazmayı öğreterek başladı işe. Helen için bir oyuncak getirmişti yanında. Bu hediye oyuncağı işaret etmek için oyuncak anlamına gelen “doll” sözcüğünü Helen’in avucuna parmaklarıyla yazdı. Helen avuçlarının içinde öğretmeninin parmaklarını hissedebiliyor, parmaklarıyla yazdıklarını tekrar edebiliyor ama yazdıklarının ne anlama geldiğini anlayamıyordu henüz.
Bir gün Helen’in elini akan musluğun altına tuttuğu bir anda öğretmeni Anne Sullivan da diğer eline “su” sözcüğünün harflerini yazdı. İşte bu andan sonra müthiş bir gelişme başladı. Helen bir elinde hissettiği serin suyla diğer elinde hissettiği parmakların yazdığı “su” sözcüğünü ilişkilendirebilmişti. Bundan sonra müthiş bir gelişme başladı. Ansızın ortaya çıkan bu kıvılcımla dünyanın kapıları küçük kıza ardına kadar açıldı. Hocasından eline geçirdiği her şeyi kendisine hecelemesini istiyordu. Artık sözcükleri ve yazılımlarını büyük bir hız ve hevesle öğrenebiliyordu.
Helen Keller 1888’de Körler Enstitüsüne başvurdu. 1890’da konuşmayı öğrendi ve 1894 yılında New York’taki körler okuluna gitti. Redcliffe Kolejine başladığında Almanca ve Latince biliyordu. Daha sonra Fransızca ve Rusça öğrendi. Artık spor yapabiliyor, ata binebiliyor ve kağıt oyunlarını başarıyla oynuyordu.
Pedagoji eğitimi aldı ve 1904 yılında 24 yaşına geldiğinde o artık üniversiteden mezun ilk sağır ve kör kişiydi. Mücadelesini “Her şey su ile Başladı” isimli kitabında anlattı.
Parmak uçlarıyla Tanıdığı Yaşamı Bizden Daha İyi Tanıdı
H. Keller ışık ve sesten mahrum bir duyu hayatına sahipti; ama diğer algıları öyle güçlüydü ki karşısındaki insanın kişiliğini bile tartabilirdi. Kendisine gece ve gündüzü nasıl ayırt ettiği sorulduğunda şöyle cevap vermişti: gündüz hava ve kokular daha hafiftir.
Mark Twain 19. yy. ın iki büyük kişisinden biri olarak tanımladığı Keller’in örnek yaşamı 1968’de sona erdi. Helen Keller hayatı parmak uçlarıyla tanımıştı; ama eminiz ki hayat hakkında bizden çok daha fazla şey biliyordu .